Türk Dış İşleri Bakanlığı, Çin Hükümetini “Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygur Türklerinin ve diğer Müslüman toplulukların temel insan haklarını” ihlal etmesi nedeniyle şiddetle kınadı.

Türkiye, Çin Hükümeti’nin toplama kamplarını ve Uygurlara, Kazaklara ve ülkede yaşayan diğer Müslüman azınlık gruplarına karşı yürüttüğü sistemli asimilasyon politikasını 21. yüzyılda yeniden uygulamaya koymasını, “insanlık için büyük bir utanç” olarak nitelendirdi.

Türkiye’nin 9 Şubat tarihli açıklamasının arkasında, teyit edilmeyen bir iddia olmakla beraber, Abdurehim Heyit adlı Uygur şair ve halk müziği sanatçısının Çinlilerin kurduğu bir toplama kampında hayatını kaybettiğine dair haberler yatıyor.

Heyit, iki telli, uzun saplı geleneksel bir enstrüman olan dutar’ı çalmasıyla tanınmaktaydı. Radio Free Asia’nın bildirdiğine göre Çin makamları Heyit’i bir Uygur şarkısını icra etmesi gerekçesiyle tutukladı.

Heyit, Çin makamlarının toplama kampında göz altında tuttuğu en az 800.000 muhtemelen de 2 milyonu aşkın Uygur, Kazak ve Çin’de yaşayan diğer Müslüman azınlık grubu mensuplarından sadece biri.

Sincan Bölgesi’nde göz altına alınma gerekçeleri birbirinden ciddi farklılık gösteriyor; kimi durumlarda polis bir kişiyi sadece yurtdışına seyahat ettiği için göz altına alırken; kimi hallerdeyse ailesi yurtdışında yaşadığından göz altına alıyor. Görünen o ki, bu tür göz altına almalara itiraz etme imkanı da bulunmuyor.

Çin, çocuklara İslami metinleri öğretmeye verilen ceza ve ebeveynlerin çocuklarına geleneksel İslami isimler vermelerinin yasaklanması gibi dini vecibelerin yerine getirilmesi ve dini kültürün bir çok boyutunu suç olarak kabul etmiş durumda.

Police officer waving arm toward photographer (© Thomas Peter/Reuters)
Çinli bir polis memuru, Sincan’daki bir cezevinin yakınında muhabirleri durduruken. (© Thomas Peter/Reuters)

Yurttaşlar, “normalin dışında sakal bırakmaları”, baş örtüsü takmaları ve kapalı elbiseler giymeleri, devlet televizyonunu izlemeyi reddetmeleri, şort giymeyi reddetmeleri, alkol almaktan ve sigara içmekten kaçınmaları, kutsal Ramazan ayında oruç tutmaları, Cuma günü dışında da camiye gitmeleri, geleneksel cenaze törenleri düzenlemeleri, ailelerinin ya da arkadaşlarının yurtdışında yaşıyor olması, tek başlarına yurtdışına seyahat etmeleri, kamp malzemesine sahip olmaları ve insanlara küfretmemelerini rica etmeleri gibi sebeplerle göz altına alınabilmektedir.

Çin Hükümeti, anılan toplama kamplarının kurulmasının tek sebebinin “”terörizmle mücadele ve aşırıcı unsurların bertaraf edilmesi“ olduğu hususunda ısrar ediyor. Nitekim bu iddianın yanlış olduğu ortaya konulmuş vaziyette. Sincan’daki kamplar, Çin’i terör tehdidinden korumaya çalışmaktan ziyade, göz altına aldıkları insanların etnik aidiyetlerini, dini inançlarını ve kültürlerini yaşamalarını ve dini vecibelerini yerine getirmelerini zaafa uğratmaya odaklanmış görünüyor.

ABD’nin BM Ekonomik ve Sosyal Komitesi temsilcisi olan Kelley Currie, Çin hükümetinin bu tip uygulamalarının ve diğer “mitlerinin” gerçek yüzünü Vaşington’da bulunan Hudson Enstitüsü’nde 6 Şubat’ta gerçekleşen bir etkinlikte açığa çıkardı.

Currie, Çin’in Sincan’da geçtiğimiz iki yılda inşa ettiği toplama kampı ağının “insani nitelikli staj merkezleri” olduğu şeklindeki iddiaları güvenilir bilgiler değil dedi. Currie, toplama kampından kurtulanların anlattığı işkence ve kötü muamele hikayelerinin, Çin hükümetinin anlattığı iddiaları çürüttüğünü söyledi.

Türk Dış İşleri Bakanlığı, 9 Şubat tarihli açıklamasında bu tespiti şu ifadelerle yineledi: “Keyfi tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkü’nün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir.”

“Uluslararası toplumu ve BM Genel Sekreterini de Sincan bölgesindeki insanlık trajedisinin sona erdirilmesi için etkin adımlar atmaya çağırıyoruz.”